Birkan Tatar

Kişisel bir şey değil bu

.:5:.

Ağustos17

Yoga hem beni hem yazılarımı beter etti. İkisiyle de ilgili bir iddiam olmadığı için yaşamı akışına bırakmayı tercih ettim. Yalvarsam da düzelmezdi ikisi de. İlaçlarla şuurumu kaybedip düzeltilmemi istiyordu modern tıp. Şuursuzlukta şuur bulmaktansa şuurumla şuursuzlaşıyorum burada, yine de sizi görmek güzel resimlerde de olsa. Bir hücreye kapattılar çünkü beni Hindistan’ın yoga okulullarından birinde. Facebook önemini kaybetmişti zaten ama akıl hastanesine yatanlardan ne farkım kaldı diye düşünmüyor değilim. Bakmayın güldüğüme çok mutsuzum, çikolata yiyecektim ama dişlerimi fırçaladım. Plak ve tartarın hayatımı alt üst etmesine izin veremem.

**

Boş odalarda sesim yankılanıyordu. Her şeyi yaşadığın evi bomboş görmek hayatımı nasıl da boş gösteriyordu bana. Duvarlar kavgalarımızdan kalma çiziklerle doluydu. Parkedeki çizik dolabımızın, duvardakiler tırnaklarımızındı. Sen de burada olsaydın, hep beraber ateş olsaydık keşke. Bir kere yapmıştım da hatırlarsan.

**

Boş boş koşturdu gelincik tarlasına doğru, bırakın beni dedi boşluğa ve atladı gelinciklerin arasına neşeyle. Tepedeydi güneş orada da, sahildeki barda kokteyl içen insanların tepesindeki gibi. Gülümsedi ışın demetlerine. Sırtüstü yatarken kollarını salladı, bacaklarını da. Gitme demişti oraya küçük falcı. Fincandan çıkmamıştı ki hiç, nereden bilebilirdi tarladaki gelinciklerin sevgisini. İstemedi gelincik tarlasında kimseyi. Saat kulesinin sesi de gelmiyordu buraya, zaman da yoktu karakterler de, zaman yoktu Güneş batana kadar. Gülümsedi ışın demetine; gitme… dedi. Güneş gitti, o yine de gülümsedi. Bahçesinde istemedi kimseyi, köşedeki tahtalardan bir kulübe kurdu söğüt ağacının ince dallarına. Kimse bir şey diyemezdi. Tarla hayat kadar boş ve sahipsizdi. Boş tarlayı gelincikler doldurmuştu, ince söğüt dallarını incelikleri.  Huzursuzluktaydı huzur  belki de, telefonu çaldı, kapattı falcının suratına.

**

Ölmek vardı şimdi, her yer karanlık ve sessizken, rüzgar hafifçe eserken… Mevsimlerden yazdır ve sıcaktır ama hafif rüzgar üşümenizi de pişmenizi de engeller, huzur doludur. Tatlı tatlı muhabbetler eder insanlar. Ben de yatıp sessizliği dinlemek istiyorum uzun bir süre. İntihara meyilli değilim hayır, üç kere ettim olmayınca bıraktım, ecelimi bekliyorum.

**

Üzüldü, üzüldü. Üzücüydü her şey. İstediği şeyler hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Kimsenin gerçekleşemezdi zaten. Ama o duygusaldı. İnsanlar ulaşamayacakları şeyleri onun kadar sevmezdi. Haliyle üzülmezdi. Üzüldü o, üzülürdü arada işte, üzülürdü çoğu zaman. Sigara içti o da, bol bol alkol tüketti. Melankoli hoşuna gitmeye başlamıştı bu dostlarla. İnsanlarla zaten yoktu pek muhabbeti, bu yıkımlar sigarayla içkiyle açacak muhabbet ortamı salıyordu en azından. Bir gün yalıtıldı odası. Yoktu arkadaşları. Üzüntüler yalıtılmış odada çaldı en çok kapısını. Fallarda aşk, ara, sağlık, eğitim gibi kategoriler olur ya, hepsinden darbe yedi bir anda. Yoktu arkadaşları. Melankoliyi sevmedi işte o zaman. Melankoli boş yaşamaktan ileri gelir dediği günleri de hatırladı, iyice üzüldü kendisine. Boş bulup anlaşamadığı insanlar kadar boş yaşadığını fark etti sessizce, boş ideallerle doldurduğu kalbinin zehirlendiğini anladı, içinden de olsa ağladı. Ağlayabilecek olsa herkesle geçinirdi zaten.

**

Yapraklardan hızlı dökülüyordu insanlar. Koskoca caddede her saniye birileri yıkılıyordu. Korktuk, şaşırdık, sarılamadık. Ölenlere bayılanlar eklendi, hepsi yere ve birbirlerine uzanmıştı boylu boyunca. Yağmurlar yağdı üzerimize, hala donakalmıştık orada öylesine. Yıkılmadan önceki kayıtsızlıkları bize geçmişti adeta çevreye karşı. Düşünmeye başladığım an çözüldü bağım, yüzerek uzaklaştım olay yerinden.

**

BT saçmalamacaları Inc.

.:4:.

Ağustos13

Hayatın anlamını ararken kendi anlamımı kaybettim.

Yoga minderinde otururken bu satıları kaydettim.

Yoga senin neyine,

konuşturma beni mübarek günde dedi annem,

ağlama annem

ağlama annem.

Canoo oy

Bırakmıyolar ki iyileşiyim kardişim(bkz .:1:.)

**

İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre yürümek kafa dağıtıyormuş. Keşke bu araştırmayı ben kafamı babamın beylik silahıyla dağıtmadan önce yapsalardı.

**

- Gidelim buralardan. Yeşilin daha yeşil, suların daha berrak olduğu ormanlık bir yere. İnsanların birlikte mutlu yaşadığı, vefanın unutulmadığı, kuşların hala öttüğü…

- Sıkılmaz mıyız lan?

**

Gözlerini aç! Açmam! Açmazsan ölürsün, kaybetme kendini! Hayır, duyular aciz, duyular yanıltıcı, mutlak doğruya ancak akılla ulaşabiliriz! Bizimle kal Berkcan kaybetme kendini, aç gözlerini! Algılar, doğru mutlak zayıf… Hazır mıyız? 250 joule…

**

Brain death: Sigaramın dumanına sarsam diye bilinen şarkının asıl adı nedndir bilinmez 1980. Bu şarkı çalınırken genelde içenler hemen sigaralarını çıkarır ve efkar moda girer. Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni ilginç bi tabir yalnız, dondurucuda falan saklama yapılır de dumanın koruyu etkisi var mı dedim kendime, hayırlısı olsun.

**

Akşamüstlerini pek severim Müzeyyen teyze. Gündüzleri çok hareketlidir, kaldıramam ben. Dünya geceleri uyur. Uykuda da kâbuslar olabilir. Gecenin şerri diyolar ya bi sürü olay oluyo organ mafyası falan maazallah. Ama akşamüstleri hem uykunun huzurunu hem de hala açık olan bir bilinci taşır. Ben de balkonda örgü işler çay içerim.

**

Kapıyı çekin dedim, gidin! Kimse ısrarcı olmadı. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Açtım çekmeceyi, çıkardım hapları ve açtım suyun şişesini birer birer yutabilmek için hapları. Boğazımda düğümlendi ilk hap ve gitmedi ileriye hıçkırıklar yüzünden. Ölmeye dakikalar kaldığından değil, kimse çıkmadan önce en ufak bir tereddüt bile göstermediği için. Ulan böyle bir avuç boş beleş için ölmeye değer mi diyerek hapları aldığım gibi arkamdaki akvaryuma boşalttım. Her şeyden habersiz Japon balıkları açgözlülüklerinin kurbanı olacaktı. Kapının hemen dışında uzanan koridorda hala yürüyen açgözlüler de haplar işe yaramazsa diye yedekte tuttuğum 9mm’lik Glock’taki mermilerin kurbanı…

.:3:.

Ağustos10

Hiçbir şey düşünmemenin verdiği dayanılmaz hafiflik. Kırmızı plastik atında sallanan bir çocuğun hissettiği gibi. Hafiflikten kollarını açıp kanat çırpar atın üstünde o uçmak kararlılığıyla. Yorulunca tutunur atının boynuna. Kırmızı bir at çizerdim hep, tahtadandı eskiden atlar. Düşünmemenin verdiği hafifliğe ağır geldi tahta at. Ya da ağırlaştıran uykumdu beni. Üzerinde uçtuğum tahta at beni nasıl ağırlaştırabilirdi ki?

**

Kelimelere ihtiyaç duymuyorduk. Bazen göz göze gelip gülümsüyorduk. Minik ellerimiz kumdan kale yapmakla meşguldü. Kaldırılan ve tekrar doldurulan kova, kovadaki kuma bastırıp düzelten kürek, hiçbir işlevi olmadığı halde bazen orda burada kullandığımız tırmık… Kumdan kalemizi örüyorduk. Bir yandan da kalenin dışındaki duvarları, kaleyi dalgalardan koruyacak olan. Kaleyi o duvarları ben örüyordum bir süredir. Rüzgâr kendini hissettirmeye başladı, durgun deniz de dalgalanmaya. Bir dalga yıktı duvarları aniden, duvarları elleyemeden, ikincisi kaleye saldırdı. Kale biraz direndi ama usulca çöktü hemen sonra, eğildi öne, kum tanelerini döktü yere. İlk cümleyi o kurdu, keşke biraz ileriye yapsaydık kaleyi hemen yıkıldı. Ama hayat denizdeydi, çöldeki kale ne işe yarardı iki insan için? Ama söylemedim, konuşmadım. Kalktı, üzerini çırptı ve koşarak uzaklaştı paytak ayaklarıyla.

**

Bağımlıyım sana dedim. Sigara gibisin, her geçen gün daha da kötü oluyorum senin yüzünden, seninleyken kalbim hızlanıyor, boğazım kuruyor. Artık zevk de alamıyorum seninle olmaktan ama vazgeçemiyorum da, fikri bile delirtiyor. Keşke her geçen gün beni yok ediyor olmasaydın, katilimsin sen! Gülümsedi ve ayağa kalktı; Sigara zararlı değildir, psikolojini korumada önemli bir kalkan görevi üstlenir, ayrıca bağırsakların çalışmasını düzenler, ciğerlerin egzoz dumanıyla her geçen gün biraz daha eriyor zaten! Döndü ve gitti, ben hala ne demek istediğini anlayamadım.

**

Hiç bu kadar acıklı bakmamıştı, gözleri yaşlarla dolu “Çok yalnızım” dedi. “Öp beni”. Yaklaştım yavaşça gözlerimdeki yaşlarla ve değdirdim dudaklarımı… Kapanan gözlerimi birden açtım, soğukluk beni kendime getirmişti; bendim aynadaki. Gülümsedim, yalnız, masum ve zavallı olsam da yansımamla öpüşebilecek kadar bencil ve kendini beğenmiştim.

**

Balkonda oturup çayımızı yudumlarken, her geceki gibi mahallede olan bitenleri izlemeye koyulduk yine. Geçen gün çöpü kovasıyla birlikte çöp arabasına atan çöpçü gibi komik birileri çıkacak mıydı acaba? Çay dünkü kadar güzel demlenmiş miydi yine? Akşam ezanı henüz okunmamıştı ve kurabiyeler hala sıcaktı. Çöpçü yine çöp kutusunu da attı arabaya, çöplerin içinde bir de ceset vardı bugün dünden farklı olarak, ama çay içimi fazlasıyla ısıtmıştı, dehşete düşmek için fazlasıyla şiirsel bir akşamüstü yaşıyorduk, durgunluğu yaran bakkal amca koşturdu arabanın peşinden ama kadını değil çöp tenekesini kurtarmak içindi mükemmel akşamüstündeki tatlı telaş.

**

“Kalemlerden ve kılıçlardan nefret ediyorum. İlkel ve mutlu olabiliriz, Asansörler bile bıktı modern hayattan. Hem sıkışık hem yalnız bir dünya oldu burası.” Kılıç sence modern dünyayı mı temsil ediyor ?

**

BT

**

.:2:.

Ağustos6

Çocukken sadece çocukların yaşayıp hiç büyümedikleri bir Dünya hayal ederdim. Peter Pan’ı çok izlemişim galiba, gerçi benim Dünyam çok daha kalabalık ve kapitaldi, arabalar deli gibi geçerdi. Büyüdüm ama bu hayali ara sıra yine kurarım, bu Dünya için biraz büyük kaçsam da birşeyler yapılabilir yani değil mi? Tek istediğim biraz irice bir oyun parkı. Yine yolların ve binaların arasında sıkışıp kalsın, sorun değil. Sadece biraz büyükçe olmalı, sıkıştıran binalar ve yollar bakınca görülemeyecek kadar uzak olmalı. Sonsuz aciz gözlerimizin görebildiği kadar çünkü, Peter Pan gibi bulutlara çıkmak için zaman kaybetmemize gerek yok. Biraz küçülsem iyi olacak galiba, Çocukluğumu yeterince yaşayamadım mı ne ama hayır birçok insandan fazla yaşadım, eminim. Belki de benim ihtyacım yaşadığımdan fazlaydı. Her neyse, galiba ilaçlara başlamam gerek. Yoga faydasız gibi.

**

Bu bahçede koşmuştuk seninle gülücükler saçarak ve çimleri ezerek, gelincikleri koparınca neden hemencecik yapraklarını döktüklerini merak ederek… Koşarken düştüümüz yerlerde bedenlerimizin izi kalırdı, ezilen otlarla. Şimdi ne çimler ne de gelincikelr kalmış burada. Pantolonumda çamur var, sen yoksun.

**

Zaman durmuştu ve son kez bakmıyorduk birbirimize. Sen kapıdan çıkarken kapıyla çıkacaktın, gidişinle kurduğum dünyayı yıkacaktın. Koştum ve kapıyı kilitledim ben de. Gidebiliriz dedim uzaklara ama sana göre ikimiz çok uzaktaymışız. Kapıyı açmazsan geç kalacağım dedin, Otobüs biletini yedim. Bağırman bütün estetiği bozdu. Anı ölümsüzleştirmek için, odayı aleve verdim birden. Elimdeydi çakmak geldiğinden beri, benim ellerim senin için o kadar da önemli değilmiş, görmedin… Ateş ikimizin bilincini de saniyeler içinde yok etti. Neyse ki benim bilincim hep kayıptı, etkilenmedim pek. Ya da içimdeki ateş daha büyüktü de yanarken yanmadım, çok da önemli değil. Odaya girerken halı niye ıslak diye sormuştun, şimdi anladın mı ?

**

Çocukken bu kadar kırılgan değildik. Ağaç yaş iken eğilirle alakalı galiba. Kibirsizdik, masumduk o zamanlar. Kumdan kalelerde mutlu mutlu yaşardık, şimdi villalara sığamıyoruz.

**

Hava soğuktu ve kızaran burnumu ciğerlerimden gelen sıcak havayı üzerine üfleyerek ısıtmaya çalıştığım klasik bir kış gününde hiçliğe doğru hızlı hızlı yürüyordum. O an kimsenin görmediği bir kız çocuğu gördüm. Annesi gökyüzüne bakıp telefona bağırırken ve büyük annesi çantasına kafasını gömmüş bir şeyler ararken kucağındaki oyuncak ayıyla o kadar mutlu görünüyordu ki. Saf mutluluk bu olmalıydı, içinde en ufak bir endişe veya korku olmayan katıksız mutluluk. Hiçlik o an hiçlik olmaktan çıkıp bir anlam kazandı. Oyuncakçıya gitmeliydim. Şans oyunuyla kazandığım banknotları masanın üzerine serdim. Daha önce kendime hayaller satın almak için gelmiştim buraya, bana göre olmadığını söylemişti yaşlı adam. Oyuncakçılar genelde iyi adamlardır. Kız çocuğununki kadar büyük olmayan ayılardan 7-8 tane verdi bana. Dev bir poşete doldurup yola çıktım. Noel babaya rakiptim artık. Annesinin elinden tutunmuş titreyen çocuğa uzattım ilk ayıyı, başını yavaşça kaldırırken anlamsız bakan iri gözlerinin Japon çizgi filmlerindeki kadar parlak ve güzel olduğunu fark ettim. Annesi beni kenara itti: Sağol almayacağız, başkasına sat!

**

Bu uçuşumda şiir yazmadım başka zaman inşallah, iyileşmem uzun sürebilir, yoga sadece ünlüleri mi iyileştiriyor diye düşünmeye başladım…

.:1:.

Ağustos4

İlaçlarını mutlaka al dedi. Reçeteyi verdi. Rengi yeşildi. Yanımda oturan amcanın otobüs beklerken nasıl yeşil kart sahibi olduğunu soran adama akıl hastanesinde yattığı için devletin vermiş olduğunu utana sıkıla dakikalar boyunca nasıl anlattığını getirdi aklıma. Utandım reçetemden. Zaten annem bu ilaçları görürse ağlardı elimde. Yırttım ben de, yoga yaparak iyileşmeye çalışıyorum. Henüz bir gelişme olmadı ama yavaş da olsa etkisini gösterecek bence. İlaçsız uçuşlarda gördüğüm halüsinasyonları yazmışım bir gece buraya. İyileşene kadar birşeyler yazabilirim yine. Here we go dedikleri gibi dünkü filmde:

Sonsuzluk buydu aciz gözlerimizin görebildiği kadarıyla. Sen, ben ve deniz. Issız adaya doğru bir saat önce başlayan yüzüşümüz. Ya adamıza varıp sonsuza dek mutlu yaşayacaktık ya da kramplar içinde sonsuz olacaktık. Karayı görmeden karaya oturduk.

**

İkimizin parçalarını topluyorlar. Birkaç saat sonra her şey silinmiş sen çantamdaki boş diskete girmiş olacaksın. Gözlerimin önünden sarı sarı şeritler geçiyor, ben bir korkak mıyım yoksa fazla mı cesurum. Kendimi sorgulamaya başladığım bu dakikalarda ansızın elektrikler gitti ve sana dair güzel anılara son kez göz attım. Hatamı ya da doğruluğumu anlayamayacak kadar fazla sedatif almış olmasaydım bişeyler hissedebilirdim belki ama damağım bile çoktan uyuşmuştu.

**

Artık bir vampirim, zamanı emerek yaşayan. Gündüzler bizim için ürkütücü olmaya başladı, artık gün batımına yarım saat kala kalkıyoruz, perdeleri Güneş batınca açıyoruz. Biziz kahvaltıyı akşam, yemeği gece yarısı yiyen. Vampirim, vampiriz, yazık ki bir ben oldum bunu fark eden.

**

Bir de sıcaktan uyuşan beynim uyandığında kahvaltı için ekmek bile olmayan evde şöyle duygusal bi şiir yazmış inanır mısınız. Tam zaman vampirine göre

Saat 2
Başım kazan gibi
Saat 2
Yakıyor güneş teni
Taze ekmek kalmamıştır artık
Poğaçanın adı da yalnız bir tabela
Ben odamda zamanı yerken
Pidecinin camında

Çam yaprakları süzülürken

Kasım9

Döktüler beni

Ben yapan, sizleri

hissetmeden kaldıran yerden

hafifleten onu

fark etmez göz

.                           .yavaş geçen cisimleri

Geçerken son tren,

yine fark etmedi hiçkimse

yavaşlığından değil

ordan geçmiyordu zira

Brkn Ttr

haayır saçmalamıyorum

Yükselirken

Kasım8

blue,clouds,people

Boşver..,

Uçarken atomları

döverek

gerek yok artık

kokuşmuş karbon monoksiti soluyup yürümek,

Söverek.

Alçıldıysan

Yeterince,

Dibine yerin

Vaktidir gerinip sıçramanın.

Yere değil,

buluta oturmanın

BrknTtr

Muhoho dedirtecek bir şiirciğim

Ağustos28

Biraz önce kadim dostum Mertcan ile edebi bir muhabbetin şevkine dalmışiken bana eser_i mukaddimelerini gösterirken, yaptığım yorumları dinlerken dedi ki Birkan iki dakikada nasıl yazdın al bakıyım bak bu yazı süper oku da şiir yap bunu :D Ben de gırgırına o an aklımdan geçenleri yazıveriveriverdim. Sonra baktım ki uçtukça uçuyorum kaçtıkça kaçıyorum, hayatı kara bulutlara benzetiyorum. Eh siteye atayım bakayım bakayım dedim. Buyrun sizde bakın :)

Devamını okuyun »

Ağustos Çıkmazı

Temmuz24

bisiklet_resimleri.jpg

Birkaç sene önce Hikmet Hocamızın verdiği edebiyat projesi gereği Atilla İlhan’ın bestelenmiş meşhur şiiri Ağustos Çıkmazı’ndan yola çıkarak bir deneme yazmam gerekiyordu. Epey uğraşmıştım. Erçin Abi de ilham vermişti sağolsun. Buradan selamlar. Denemeyi koyayım da buraya uçup gitmesin dedim.

Devamını okuyun »

  • Giriş
  • Standart XHTML
  • XFN
  • WordPress
  • Yakuter