Birkan Tatar

Kişisel bir şey değil bu

.:5:.

Ağustos17

Yoga hem beni hem yazılarımı beter etti. İkisiyle de ilgili bir iddiam olmadığı için yaşamı akışına bırakmayı tercih ettim. Yalvarsam da düzelmezdi ikisi de. İlaçlarla şuurumu kaybedip düzeltilmemi istiyordu modern tıp. Şuursuzlukta şuur bulmaktansa şuurumla şuursuzlaşıyorum burada, yine de sizi görmek güzel resimlerde de olsa. Bir hücreye kapattılar çünkü beni Hindistan’ın yoga okulullarından birinde. Facebook önemini kaybetmişti zaten ama akıl hastanesine yatanlardan ne farkım kaldı diye düşünmüyor değilim. Bakmayın güldüğüme çok mutsuzum, çikolata yiyecektim ama dişlerimi fırçaladım. Plak ve tartarın hayatımı alt üst etmesine izin veremem.

**

Boş odalarda sesim yankılanıyordu. Her şeyi yaşadığın evi bomboş görmek hayatımı nasıl da boş gösteriyordu bana. Duvarlar kavgalarımızdan kalma çiziklerle doluydu. Parkedeki çizik dolabımızın, duvardakiler tırnaklarımızındı. Sen de burada olsaydın, hep beraber ateş olsaydık keşke. Bir kere yapmıştım da hatırlarsan.

**

Boş boş koşturdu gelincik tarlasına doğru, bırakın beni dedi boşluğa ve atladı gelinciklerin arasına neşeyle. Tepedeydi güneş orada da, sahildeki barda kokteyl içen insanların tepesindeki gibi. Gülümsedi ışın demetlerine. Sırtüstü yatarken kollarını salladı, bacaklarını da. Gitme demişti oraya küçük falcı. Fincandan çıkmamıştı ki hiç, nereden bilebilirdi tarladaki gelinciklerin sevgisini. İstemedi gelincik tarlasında kimseyi. Saat kulesinin sesi de gelmiyordu buraya, zaman da yoktu karakterler de, zaman yoktu Güneş batana kadar. Gülümsedi ışın demetine; gitme… dedi. Güneş gitti, o yine de gülümsedi. Bahçesinde istemedi kimseyi, köşedeki tahtalardan bir kulübe kurdu söğüt ağacının ince dallarına. Kimse bir şey diyemezdi. Tarla hayat kadar boş ve sahipsizdi. Boş tarlayı gelincikler doldurmuştu, ince söğüt dallarını incelikleri.  Huzursuzluktaydı huzur  belki de, telefonu çaldı, kapattı falcının suratına.

**

Ölmek vardı şimdi, her yer karanlık ve sessizken, rüzgar hafifçe eserken… Mevsimlerden yazdır ve sıcaktır ama hafif rüzgar üşümenizi de pişmenizi de engeller, huzur doludur. Tatlı tatlı muhabbetler eder insanlar. Ben de yatıp sessizliği dinlemek istiyorum uzun bir süre. İntihara meyilli değilim hayır, üç kere ettim olmayınca bıraktım, ecelimi bekliyorum.

**

Üzüldü, üzüldü. Üzücüydü her şey. İstediği şeyler hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Kimsenin gerçekleşemezdi zaten. Ama o duygusaldı. İnsanlar ulaşamayacakları şeyleri onun kadar sevmezdi. Haliyle üzülmezdi. Üzüldü o, üzülürdü arada işte, üzülürdü çoğu zaman. Sigara içti o da, bol bol alkol tüketti. Melankoli hoşuna gitmeye başlamıştı bu dostlarla. İnsanlarla zaten yoktu pek muhabbeti, bu yıkımlar sigarayla içkiyle açacak muhabbet ortamı salıyordu en azından. Bir gün yalıtıldı odası. Yoktu arkadaşları. Üzüntüler yalıtılmış odada çaldı en çok kapısını. Fallarda aşk, ara, sağlık, eğitim gibi kategoriler olur ya, hepsinden darbe yedi bir anda. Yoktu arkadaşları. Melankoliyi sevmedi işte o zaman. Melankoli boş yaşamaktan ileri gelir dediği günleri de hatırladı, iyice üzüldü kendisine. Boş bulup anlaşamadığı insanlar kadar boş yaşadığını fark etti sessizce, boş ideallerle doldurduğu kalbinin zehirlendiğini anladı, içinden de olsa ağladı. Ağlayabilecek olsa herkesle geçinirdi zaten.

**

Yapraklardan hızlı dökülüyordu insanlar. Koskoca caddede her saniye birileri yıkılıyordu. Korktuk, şaşırdık, sarılamadık. Ölenlere bayılanlar eklendi, hepsi yere ve birbirlerine uzanmıştı boylu boyunca. Yağmurlar yağdı üzerimize, hala donakalmıştık orada öylesine. Yıkılmadan önceki kayıtsızlıkları bize geçmişti adeta çevreye karşı. Düşünmeye başladığım an çözüldü bağım, yüzerek uzaklaştım olay yerinden.

**

BT saçmalamacaları Inc.

.:4:.

Ağustos13

Hayatın anlamını ararken kendi anlamımı kaybettim.

Yoga minderinde otururken bu satıları kaydettim.

Yoga senin neyine,

konuşturma beni mübarek günde dedi annem,

ağlama annem

ağlama annem.

Canoo oy

Bırakmıyolar ki iyileşiyim kardişim(bkz .:1:.)

**

İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre yürümek kafa dağıtıyormuş. Keşke bu araştırmayı ben kafamı babamın beylik silahıyla dağıtmadan önce yapsalardı.

**

- Gidelim buralardan. Yeşilin daha yeşil, suların daha berrak olduğu ormanlık bir yere. İnsanların birlikte mutlu yaşadığı, vefanın unutulmadığı, kuşların hala öttüğü…

- Sıkılmaz mıyız lan?

**

Gözlerini aç! Açmam! Açmazsan ölürsün, kaybetme kendini! Hayır, duyular aciz, duyular yanıltıcı, mutlak doğruya ancak akılla ulaşabiliriz! Bizimle kal Berkcan kaybetme kendini, aç gözlerini! Algılar, doğru mutlak zayıf… Hazır mıyız? 250 joule…

**

Brain death: Sigaramın dumanına sarsam diye bilinen şarkının asıl adı nedndir bilinmez 1980. Bu şarkı çalınırken genelde içenler hemen sigaralarını çıkarır ve efkar moda girer. Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni ilginç bi tabir yalnız, dondurucuda falan saklama yapılır de dumanın koruyu etkisi var mı dedim kendime, hayırlısı olsun.

**

Akşamüstlerini pek severim Müzeyyen teyze. Gündüzleri çok hareketlidir, kaldıramam ben. Dünya geceleri uyur. Uykuda da kâbuslar olabilir. Gecenin şerri diyolar ya bi sürü olay oluyo organ mafyası falan maazallah. Ama akşamüstleri hem uykunun huzurunu hem de hala açık olan bir bilinci taşır. Ben de balkonda örgü işler çay içerim.

**

Kapıyı çekin dedim, gidin! Kimse ısrarcı olmadı. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Açtım çekmeceyi, çıkardım hapları ve açtım suyun şişesini birer birer yutabilmek için hapları. Boğazımda düğümlendi ilk hap ve gitmedi ileriye hıçkırıklar yüzünden. Ölmeye dakikalar kaldığından değil, kimse çıkmadan önce en ufak bir tereddüt bile göstermediği için. Ulan böyle bir avuç boş beleş için ölmeye değer mi diyerek hapları aldığım gibi arkamdaki akvaryuma boşalttım. Her şeyden habersiz Japon balıkları açgözlülüklerinin kurbanı olacaktı. Kapının hemen dışında uzanan koridorda hala yürüyen açgözlüler de haplar işe yaramazsa diye yedekte tuttuğum 9mm’lik Glock’taki mermilerin kurbanı…

.:3:.

Ağustos10

Hiçbir şey düşünmemenin verdiği dayanılmaz hafiflik. Kırmızı plastik atında sallanan bir çocuğun hissettiği gibi. Hafiflikten kollarını açıp kanat çırpar atın üstünde o uçmak kararlılığıyla. Yorulunca tutunur atının boynuna. Kırmızı bir at çizerdim hep, tahtadandı eskiden atlar. Düşünmemenin verdiği hafifliğe ağır geldi tahta at. Ya da ağırlaştıran uykumdu beni. Üzerinde uçtuğum tahta at beni nasıl ağırlaştırabilirdi ki?

**

Kelimelere ihtiyaç duymuyorduk. Bazen göz göze gelip gülümsüyorduk. Minik ellerimiz kumdan kale yapmakla meşguldü. Kaldırılan ve tekrar doldurulan kova, kovadaki kuma bastırıp düzelten kürek, hiçbir işlevi olmadığı halde bazen orda burada kullandığımız tırmık… Kumdan kalemizi örüyorduk. Bir yandan da kalenin dışındaki duvarları, kaleyi dalgalardan koruyacak olan. Kaleyi o duvarları ben örüyordum bir süredir. Rüzgâr kendini hissettirmeye başladı, durgun deniz de dalgalanmaya. Bir dalga yıktı duvarları aniden, duvarları elleyemeden, ikincisi kaleye saldırdı. Kale biraz direndi ama usulca çöktü hemen sonra, eğildi öne, kum tanelerini döktü yere. İlk cümleyi o kurdu, keşke biraz ileriye yapsaydık kaleyi hemen yıkıldı. Ama hayat denizdeydi, çöldeki kale ne işe yarardı iki insan için? Ama söylemedim, konuşmadım. Kalktı, üzerini çırptı ve koşarak uzaklaştı paytak ayaklarıyla.

**

Bağımlıyım sana dedim. Sigara gibisin, her geçen gün daha da kötü oluyorum senin yüzünden, seninleyken kalbim hızlanıyor, boğazım kuruyor. Artık zevk de alamıyorum seninle olmaktan ama vazgeçemiyorum da, fikri bile delirtiyor. Keşke her geçen gün beni yok ediyor olmasaydın, katilimsin sen! Gülümsedi ve ayağa kalktı; Sigara zararlı değildir, psikolojini korumada önemli bir kalkan görevi üstlenir, ayrıca bağırsakların çalışmasını düzenler, ciğerlerin egzoz dumanıyla her geçen gün biraz daha eriyor zaten! Döndü ve gitti, ben hala ne demek istediğini anlayamadım.

**

Hiç bu kadar acıklı bakmamıştı, gözleri yaşlarla dolu “Çok yalnızım” dedi. “Öp beni”. Yaklaştım yavaşça gözlerimdeki yaşlarla ve değdirdim dudaklarımı… Kapanan gözlerimi birden açtım, soğukluk beni kendime getirmişti; bendim aynadaki. Gülümsedim, yalnız, masum ve zavallı olsam da yansımamla öpüşebilecek kadar bencil ve kendini beğenmiştim.

**

Balkonda oturup çayımızı yudumlarken, her geceki gibi mahallede olan bitenleri izlemeye koyulduk yine. Geçen gün çöpü kovasıyla birlikte çöp arabasına atan çöpçü gibi komik birileri çıkacak mıydı acaba? Çay dünkü kadar güzel demlenmiş miydi yine? Akşam ezanı henüz okunmamıştı ve kurabiyeler hala sıcaktı. Çöpçü yine çöp kutusunu da attı arabaya, çöplerin içinde bir de ceset vardı bugün dünden farklı olarak, ama çay içimi fazlasıyla ısıtmıştı, dehşete düşmek için fazlasıyla şiirsel bir akşamüstü yaşıyorduk, durgunluğu yaran bakkal amca koşturdu arabanın peşinden ama kadını değil çöp tenekesini kurtarmak içindi mükemmel akşamüstündeki tatlı telaş.

**

“Kalemlerden ve kılıçlardan nefret ediyorum. İlkel ve mutlu olabiliriz, Asansörler bile bıktı modern hayattan. Hem sıkışık hem yalnız bir dünya oldu burası.” Kılıç sence modern dünyayı mı temsil ediyor ?

**

BT

**

.:2:.

Ağustos6

Çocukken sadece çocukların yaşayıp hiç büyümedikleri bir Dünya hayal ederdim. Peter Pan’ı çok izlemişim galiba, gerçi benim Dünyam çok daha kalabalık ve kapitaldi, arabalar deli gibi geçerdi. Büyüdüm ama bu hayali ara sıra yine kurarım, bu Dünya için biraz büyük kaçsam da birşeyler yapılabilir yani değil mi? Tek istediğim biraz irice bir oyun parkı. Yine yolların ve binaların arasında sıkışıp kalsın, sorun değil. Sadece biraz büyükçe olmalı, sıkıştıran binalar ve yollar bakınca görülemeyecek kadar uzak olmalı. Sonsuz aciz gözlerimizin görebildiği kadar çünkü, Peter Pan gibi bulutlara çıkmak için zaman kaybetmemize gerek yok. Biraz küçülsem iyi olacak galiba, Çocukluğumu yeterince yaşayamadım mı ne ama hayır birçok insandan fazla yaşadım, eminim. Belki de benim ihtyacım yaşadığımdan fazlaydı. Her neyse, galiba ilaçlara başlamam gerek. Yoga faydasız gibi.

**

Bu bahçede koşmuştuk seninle gülücükler saçarak ve çimleri ezerek, gelincikleri koparınca neden hemencecik yapraklarını döktüklerini merak ederek… Koşarken düştüümüz yerlerde bedenlerimizin izi kalırdı, ezilen otlarla. Şimdi ne çimler ne de gelincikelr kalmış burada. Pantolonumda çamur var, sen yoksun.

**

Zaman durmuştu ve son kez bakmıyorduk birbirimize. Sen kapıdan çıkarken kapıyla çıkacaktın, gidişinle kurduğum dünyayı yıkacaktın. Koştum ve kapıyı kilitledim ben de. Gidebiliriz dedim uzaklara ama sana göre ikimiz çok uzaktaymışız. Kapıyı açmazsan geç kalacağım dedin, Otobüs biletini yedim. Bağırman bütün estetiği bozdu. Anı ölümsüzleştirmek için, odayı aleve verdim birden. Elimdeydi çakmak geldiğinden beri, benim ellerim senin için o kadar da önemli değilmiş, görmedin… Ateş ikimizin bilincini de saniyeler içinde yok etti. Neyse ki benim bilincim hep kayıptı, etkilenmedim pek. Ya da içimdeki ateş daha büyüktü de yanarken yanmadım, çok da önemli değil. Odaya girerken halı niye ıslak diye sormuştun, şimdi anladın mı ?

**

Çocukken bu kadar kırılgan değildik. Ağaç yaş iken eğilirle alakalı galiba. Kibirsizdik, masumduk o zamanlar. Kumdan kalelerde mutlu mutlu yaşardık, şimdi villalara sığamıyoruz.

**

Hava soğuktu ve kızaran burnumu ciğerlerimden gelen sıcak havayı üzerine üfleyerek ısıtmaya çalıştığım klasik bir kış gününde hiçliğe doğru hızlı hızlı yürüyordum. O an kimsenin görmediği bir kız çocuğu gördüm. Annesi gökyüzüne bakıp telefona bağırırken ve büyük annesi çantasına kafasını gömmüş bir şeyler ararken kucağındaki oyuncak ayıyla o kadar mutlu görünüyordu ki. Saf mutluluk bu olmalıydı, içinde en ufak bir endişe veya korku olmayan katıksız mutluluk. Hiçlik o an hiçlik olmaktan çıkıp bir anlam kazandı. Oyuncakçıya gitmeliydim. Şans oyunuyla kazandığım banknotları masanın üzerine serdim. Daha önce kendime hayaller satın almak için gelmiştim buraya, bana göre olmadığını söylemişti yaşlı adam. Oyuncakçılar genelde iyi adamlardır. Kız çocuğununki kadar büyük olmayan ayılardan 7-8 tane verdi bana. Dev bir poşete doldurup yola çıktım. Noel babaya rakiptim artık. Annesinin elinden tutunmuş titreyen çocuğa uzattım ilk ayıyı, başını yavaşça kaldırırken anlamsız bakan iri gözlerinin Japon çizgi filmlerindeki kadar parlak ve güzel olduğunu fark ettim. Annesi beni kenara itti: Sağol almayacağız, başkasına sat!

**

Bu uçuşumda şiir yazmadım başka zaman inşallah, iyileşmem uzun sürebilir, yoga sadece ünlüleri mi iyileştiriyor diye düşünmeye başladım…

.:1:.

Ağustos4

İlaçlarını mutlaka al dedi. Reçeteyi verdi. Rengi yeşildi. Yanımda oturan amcanın otobüs beklerken nasıl yeşil kart sahibi olduğunu soran adama akıl hastanesinde yattığı için devletin vermiş olduğunu utana sıkıla dakikalar boyunca nasıl anlattığını getirdi aklıma. Utandım reçetemden. Zaten annem bu ilaçları görürse ağlardı elimde. Yırttım ben de, yoga yaparak iyileşmeye çalışıyorum. Henüz bir gelişme olmadı ama yavaş da olsa etkisini gösterecek bence. İlaçsız uçuşlarda gördüğüm halüsinasyonları yazmışım bir gece buraya. İyileşene kadar birşeyler yazabilirim yine. Here we go dedikleri gibi dünkü filmde:

Sonsuzluk buydu aciz gözlerimizin görebildiği kadarıyla. Sen, ben ve deniz. Issız adaya doğru bir saat önce başlayan yüzüşümüz. Ya adamıza varıp sonsuza dek mutlu yaşayacaktık ya da kramplar içinde sonsuz olacaktık. Karayı görmeden karaya oturduk.

**

İkimizin parçalarını topluyorlar. Birkaç saat sonra her şey silinmiş sen çantamdaki boş diskete girmiş olacaksın. Gözlerimin önünden sarı sarı şeritler geçiyor, ben bir korkak mıyım yoksa fazla mı cesurum. Kendimi sorgulamaya başladığım bu dakikalarda ansızın elektrikler gitti ve sana dair güzel anılara son kez göz attım. Hatamı ya da doğruluğumu anlayamayacak kadar fazla sedatif almış olmasaydım bişeyler hissedebilirdim belki ama damağım bile çoktan uyuşmuştu.

**

Artık bir vampirim, zamanı emerek yaşayan. Gündüzler bizim için ürkütücü olmaya başladı, artık gün batımına yarım saat kala kalkıyoruz, perdeleri Güneş batınca açıyoruz. Biziz kahvaltıyı akşam, yemeği gece yarısı yiyen. Vampirim, vampiriz, yazık ki bir ben oldum bunu fark eden.

**

Bir de sıcaktan uyuşan beynim uyandığında kahvaltı için ekmek bile olmayan evde şöyle duygusal bi şiir yazmış inanır mısınız. Tam zaman vampirine göre

Saat 2
Başım kazan gibi
Saat 2
Yakıyor güneş teni
Taze ekmek kalmamıştır artık
Poğaçanın adı da yalnız bir tabela
Ben odamda zamanı yerken
Pidecinin camında

Sahip olmak üzerine

Nisan11

Mesela para, Hayatta her şeyi parayla satın alamazsınız derler, doğrudur. Paranız yoksa derdiniz çoktur, ama paranız varsa da harcayamamak büyük dert olur bazen.

Örneğin bu sabah kahvaltımı sadece peynir ve 4 günlük ekmekle yaptım. Çünkü yurttan çıkmak oldukça zorlu bir süreç ayakkabı giymek falan gerekiyor. Bunu yapamazdım, aç kalmayı tercih ettim. Ya da saat 20.30 oldu ve hala kahvaltıyla duruyorum çünkü yemeğe gitmek de zor geliyor.

Ayakkabı almak istiyorum ama güzel ayakkabı bulmak zor, çoğu zaman da alışverişe birlikte gidebilecek kimseyi bulamıyorum. Ya da saçımı kestirmek istiyorum, berberden korkuyorum.

Bazen bazı şeylere paranız yetse de almak mantıksız geldiği için almazsınız. Bazı şeyleri utandığınız için almazsınız. Bazı şeyleri dalga geçerler diye almazsınız. Bazı şeyleri bozarlar diye almazsınız. Bazı şeyleri aldıktan sonra bi köşeye atarım diye almazsınız.

Elde etmeyi isteriz sürekli birşeyleri. Yemek, ayakkabı, bisiklet, arkadaş, sevgili, merhamet, sevgi . . .

Çok dert etmeyin bence. Asla bitmez istekler. Yemek alırsınız, yine acıkırsınız. Ayakkabınızdan yine bıkarsınız. Saçınızla işiniz bitince cildinize falan takarsınız. Böyleyiz biz. Alacaklar, yapacaklar, üzülecekler asla bitmez. Kendi kendimizle yarıştayız. Ve istememeyi öğrenemedikçe, beklentilerden arınmadıkça mutlu olamayacağız. Ya da bir şeyleri tam yapmaya başlamadıkça, yarım kaldıkça, Sevgiye acıkıp, bulunca sıkıldıkça

Ben mutluyum diyenler zaten siz bizden değilsiniz.

27.03.10 Cem Adrian vs

Mart28

Bugün büyük gündü, eh benim için o kadar da heyecanlanacak bir şey yoktu ama yine de glmişti sonunda Cem Adrian konserine gideceğimiz gün. NŞA’da çok daha kalabalık gidebilirdik ama organize olmada zayıf bir milletiz neticede ve ben de yurdun son dönemki sıkı yönetim politikasını da göz önünde bulundurarak gitmezdim ama Duha’nın ısrarlarıyla gitmeye karar verdik birlikte.

Güne uyanarak başladım, gitarımı alıp Derman’ın eve gittim. Büyük usta bana gitar öğretme kararı almıştı zira :P Kahvaltıyı da cidden yediğim en güzel menemeni yaparak hazırladı, helal ossun. Mi telinden başladık çalışmaya, metodu da çalışayım diye bana verdi, bi dahaki gidişimde parmak alıştırmalarını da yapamazsam döver valla, her neyse Derman’dan direk Kızılay’a geçerim diyerek yurttan çıkmadan izin almıştım, bu durumda gitarı bırakmak için geldiğimde giriş çıkış yapmamam gerekiyordu muhtemelen. Neyse ki hem girişte hem çıkışta güvenlikçileri bi şekilde atlattım :D Gelirken yoktu, giderken dışarda telefonla konuşuyordu.

Duha ile sözleştirdiğimiz gibi 7 civarında buluştuk, Leman’da yemek yedik, Plaklı Figüran’da çay içtik. Bir ODTÜ’lü olarak Ankara’yı bir nebze görmüş oldu :D Bu Odtülüler böyle, Ankara’da metro olduğunu bilmeyenleri varmış diyollar…

ve 312′ye girdik, akıllılık edip biraz geç gelmiştik ama önleri dolu görünce bozulduk ama başlamaya yakın cingenliğimizi konuşturarak önlere sıvıştık, sahnenin 1 metre gerisinden izlzedik güzel güzel.

Bekle bekle gelmedi Cem, 30dk gecikti, sağıma bir döndüm ki kimi göreyim, Cem :D Seyircinin arasından daldırmışlar garibimi yol açmaya çalışıyo, yol verdim tabii, dönüşünde de ceketinin kadifesini tattım, insan kulis yapar adam aradan geçene kadar kriz geçiricekti anormal bişi zaten :D

Cem Bey’i yanımda görünce uzun ve zayıf olduğunu fark ettim, bu kadar olacağını düşünmezdim, bi yumrukla hayata gözlerini yumabilecek bi izlenim verdi bana biraz yemesi lazım kilo alması lazım balık yağı içmesi lazım. Bir de sahnede elleri fatal dönemde malformasyona uğramış, kromozomu fazlaymış gibi hareketlere girmekteydi ama özgünlüğüne veriyoruz.

Performans gayet iyiydi ancak seyirciyle iletişim sıfır, sanatçı milleti diyoruz. Sarı gelin ve özellikle SummerTime’da gösterdiği performans cidden hayran bıraktı, yuh dedirtti, Duha’ya yaaa asıl bunu kaydetcektim telefonaaaa dedirtti.

Konser bitti, koşa koşa Duha’yı ODTÜ minibüsüne yetiştirebildik, kendimi de metroya atttım ama güvenlikçinin nereye gardeşim sorusuna verdiğim Kurtuluşa yanıtı Kurtuluşa kalmadı ile sonlandı, ben de taksiye atlayıp geldim, güvenlikçi ne yazık ki kural manyağı Fatih abiymiş ama kendisi o an bi yerlerdeydi galiba, nöbetçi memurla yapılan telefon görüşmeleri sonucu fark ettiğiniz üzere odama çıkmayı başardım :)

Bu arada ÖSS’ye hazırlanan değerli arkadaşım Mertcan’a sınavda başarılar diler, kendisi için konserden birkaç şarkıyı kaydettiğimi ve yazın ileteceğimi belirtirim :D

Son günler

Mart8

Perşembe günü ne yaptığımı tam olarak hatırlayamasam da gece spor salonunda biraz ağırlık kaldırdığımı biliyorum, kaslarımda hafif bir ağrı. Ertesi gün; cuma. Cuma günü okula gittim fizyolojide yoklama alınmadığı halde ne de olsa ilk hafta diyerek. Kollarımda ağrı falan yoktu, okul bitti Erkinle Guitar hero oynama kararı aldık ve Beşevlere gittik. Sanırım bu 2 saat biraz öldürücü oldu, Guitar hero World Tour ile Eagles’dan girdik Nirvana’dan daldık bilmem kaç seconds to Mars’a, rahmetli Micheal Babadan Beat it’e kadar şebelek gibi gitar salladık.

Her işi büyük bir ciddiyetle yaparım, bilen bilir. Can Yücel’in tavsiye ettiği gibi yaşarım. Aşk-Memnu izlerken Behlülle ağlar, Kavak Yelleri izlerken Aslı’yla ağlar, Yaprak Dökümü izlerken Leyla’yla ağlarım. Korku filmi izlerken kulaklarımı tıkarım, yanımda oturanlara refleks olarak birçok kez yumruk geçirmişliğim vardır yanlışlıklan, Recep İvedik 1′de sabahın 10u kimse gülmüyodu herkes bana baktı. Her neyse. Oyun oynarken de geriliyorum haliyle. Guitar hero’da M. Biceps brachii lerim kanımca sürekli kasılı kalmış. Zaten son şarkıda pek takatim kalmamıştı, Burger King’de acıları bir nebze unuttuk. Sonra gece Kuter ve Cengiz le gittik oturduk bişiler içtik, Cengiz gitti, Kuter benim PES esprimi ciddiye aldı ve 11′e doğru Sakarya’da PES’e gittik.

Playstationun kollarını şarj eden amca: Sizin eviniz yurdunuz yok mu oolum.

Nedense bana soruyo, sanki ben PESçiden çıkmıyorum çok bayılıyorum çok süper oynuyorum da bana soruyosun git Kuter’e sor Erkin’e sor hey yavrum yaa. Neyse. . . Kendi çapımda espri yaptım, amca gülmedi, kolları verdi gitti.

Bütün kombinasyonlarda benim bulunduğum takım yenildi.

PES’e de kendimi kaptırarak oynadığım ve 2 saatlik oynamalar sonucu baş parmağımın kızardığı 4 gün ağrıdığı evvelden bilinmektedir ama bu sefer o kadar uzun oynamadığımızdan bir gün falan hissettim bir sızlama.

ve Film izledim ve yattım falan filan. Cumartesi yataktan sağ kolumun iniltisiyle doğrulmaya çalıştım, sol kolum biraz daha iş görür haldeydi. İkbal arkadaşında, Yılmaz bal mumu heykellerin arasında bense yurttaydım bütün gün. Kollarıma da iyi gelir diyerek duş aldım fekat iyice beter oldu. Kolumu 90 dereceden fazla açamamaktaydım. Ayağa kalktığımda otistik gibi askıda gibi birden bire kuş gibi vurulmuş gibi durmaktaydı kollarım. Hiç dışarı çıkmayınca, çıkacak kimsem olmayınca daha da hasta oldum galiba. Ah ulen ah. Pazar geçer dedik.

Geçmedi efenim, pazar günü de aynı. ve 5te yattığım halde muhterem oda arkadaşlarım 11de kaldırdı. Biz 7de saçımızı yıkayınca da olay çıkıyo nedense. . .

Pazar günü yurtta duramazdım, gezdik, sözde gezdik, en azından temiz hava bir müddet ciğerlerime sirayet etti.

Pazartesi biraz daha iyiydim, iyiyim yani, 120 dereceye kadar vardık hatta 150 :D Yarına bişeyim kalmaz sanırım. Araştırma ödevine çalışıyorum ama kendi yaptığım bölümden bile birşey anlamamıştım, Canan hoca gelip de seçerse kesin beni seçer o da ayrı bi konu, niye her ortamda göze batıyorum anlamadım ki masadan geçerken direk bana bakıyo yaa. Ayrıca tiksindim alçıdan diş oy oy oy oy oy oy, yarın son alçı labı, 2 de lanet ödev var, yapsak da kurtulsak alçıdan artık yeter. Bugün okulda bayağı ders dinledim, fizyoloji de fena ders değilmiş binde 9luk NaCl izotonikmiş, müşkül durumda birini görünce direk damar yolu açıp binde 9luk naceleyi takacakmışız takmazsak hoca dövermiş hah hah haa tabii mecaz anlamdaymış hah hah haa. Neyse canım harbiden iyi güzel zevkli, hayırlsı

Evde son gece

Şubat28

Kış ve bahar aylarının evde geçireceğim son gecesindeyim sanırım. Tatlı bir burukluk hissediyorum desem yalan olur belki kapıdan çıkarken hissederim. Bu gece son şarkısı aklımın ucundan bile geçmedi.Ankara’yı özledik artık, en azından yapacak birşeyler oluyor, yapacak birşeyler olmasa yurtta bi hareketlilik oluyor. Elazığ’da hiçbiri yok gibi bişey benim için. Günlerimin ortalama 14 saati bilgisayar başında oturarak, 2 saati film izleyerek, 1 saati de 2 öğünlük yemekle geçti. Bulunduğum süreçte hava güzeldi, sabah kahvaltılarımın çoğununu babaannem hazırladı annem işte olduğundan sağolsun, dedem de 1′de uyanıp kahvaltı etmeye gelişime pek birşey demedi, ayrıca saçımla ilgili de en ufak bir eleştrisi olmadı bence tatilin en bomba kısımları bunlar :D Yeni kuzenler büyümüş, mimit konuşmaya başlamış, Ayşe ağlamaya başlamış falan. Akvaryum özellikle yosunlar yüzünden felaket haldeydi, sonunda bugün temizleyebildim, babam yosun oluyo bunlar hep atıcam bunları diye bir cümle sarfettiği için saınırım onlarca kilo odundan daha fazla para eden 2 dal mahogany kütüğümü balkona kaldırdım, yazın çöpe atıldığını öğrenirsem ailede yaprak dökümü yaşanır maazallah diyerekten. Akşam yemeğinde uçuş için check-in yapmayı unuttuğumu hatırladım, yemekten sonra odaya gittim, bilgisayarı açtım, yazıcıyı açtım ardından bavulu açtım ve o da nesi elektronik bileti ya çöpe atmışım ya da bir yerlere fırlatmışım. Ufaktan kzıarmaya başladım tabii, elektronik bilet numarası olmadan check-in yapmam imkansızdı. Sanırsam havaalanında da yapmam imkansız olacaktı bu durumda. Akabinde büyük umutlarla valizin koluna kendisini bagaja vermek zorunda kaldığım için ve sonra çıkarmaya üşendiğim için yapıştırılmış etiketleri yokladım hemen, ve evet aradığımı üzerlerinde buldum. Uyuz ola ola bagaja vermeseydim bavulu hala geril geril oturuyor olacaktı belki, o yüzden yarın Esenboğa’da en az yarım saatimi çalacak olsalar da onlar için şöyle sesleniyoruz: Spatül hayat kurtarır !

Dişçiyim laan yasak mıı

Şubat14

Havalimanında alarmlar, akan burun ve tıkanan kulaklar, beni görünce tebessümle açılan dudaklar. . .

Evet, gözlerimi Şubat ayında son defa Ankara’da açtım bu sabah (cümleye bak be). Yüzümü yıkadım, Zehra Abla’da önce kazık sonra el yapımı gözleme yedim, dün yaptığım gibi ağrıyan boğazıma medet olabilir diyerek papatya çayı shot yaptım. Sonra odama çıktım, son MP3lerii dinledim, gitarımı son kez çaldım, yüzümü son kez dovéladım, elimi son kez nütruginaladım (soğuktan çatladı hep 2 hafta önce), valizi sırtladım çıktım. Güvenlikteki abi nereye Birkan yeauuv dedi, Birkan da Abi bizim tatil yeni başlıyo yaaeeu dedi. Taksiye para vermedi, koca kıbrıs caddesini yaya olarak 13.68 kg’lık bavulu omzunda indi. Bavulunun 13.68kg olduğunu anlamasına yaklaşık 68 dakika vardı…

Kendimi metroya attım, bavulu vagonun köşesine koyup kendim bir koltuğu oturdum, yanımdaki koltukta benimle aynı montu giyen bir çocuk vardı, bakıştık, gurur yapıp bi daha bakışmadık. AŞTİ’ye geldik ve Havaş mekanına indik. Yine amatörlüğüme geldi “Laayn belediye otobüsleri de burdan kalkıyodu artık kalkmıyo mu acaba” diye düşündüm, zira karşıdaki durağı havaş otobüsü yüzünden görememişim. Gördüğümde çok geçti, taksiye bayılacağım parayı Havaş’a bayıldım :D

Yine de çok koymadı, zamanlama problemi yapmışım zira, havaalanına çok erken varacağımı anladım ve havaş yavaş gidiyo zaman geçer en azından diye avuttum kendimi. Aman canım çok da girmedi zaten bu kadar satıra değmez.

Otobüs yolculuğu sona erdi ve Kızılay’a 39km uzaklıktaki Esenboğa lavalimanına(ankara esenboğa havalimanı, adını ankara savaşı‘nda timur‘un generali olan, ve belirtilen mekanda savaşmış olan esen boğa, tam adıyla isen buga‘dan almaktadır. kelime anlamı ise “sağlıklı boğa”dır.) vardık. Ağlamaklı dakikalardı benim için daha bir buçuk saatim falan vardı, bayramda bile uçuşa 45dk kala gelmiş biri olarak kendimi o an kötü hissettim, erken gelmeleri hiç sevmem. Geç gelmeleri de millet sonradan geç gelmeye yüz buluyor diye sevmem, neyse. Girdim içeri, biniş kartımla(internet nimeti) direk Gatelere doğru daldım. Telefon, cüzdan, anahtarlık, mont sepete kondu, valiz itildi. Buraya kadar herşey normal, gayet serin kanlıyım. ardından DARİ DARİ DARİ DARİ.

Noluyoruz lan? Önümdeki hanım ablaya baktım, kesin onun çantasına ötmüştür cihaz diye aam hayır. Güvenlikçi geldi başıma hemen. Çantanızda ne var? Kıyafeeet. Başka? Dvd falan var, ha ders notları var bi de. Şu ön kısmı açar mısınız? (Bu sırada gidip x-ray’e ağlı monitöre bakar kendisi). Sol tarafa ne var? Artık aklıam bişey gelmedi haliyle; Bilmem. Adam daldırdığı gibi Merkez diş Deposu poşetini çıkardı(Polivekse mi ötüyon lan yoksa :D ) Bunda ne var? Haa kesici alet için mi öttü ccihaz. Evet. Yaa malzmeler var onda, diş hekimliğinde okuyorum da ben. Diş hekimi misiniz? Hayır, 1.sınıftayım. Okuyosun yani? Evet. Ne var poşette bi bakalım. (Spatülleri çıkardım) Oo bunları kabul edemeyiz yaa, bak şimdi güvenlik şefinden imza falan almak gerekecek, bilmem nereye gidilcek falan en kendin uğraş ne de beni uğraştır abisi, git bagaja ver,hatta güvenlikten göderdiler de sıraya girme, dönüşte de sıraya girme direk gel. Bak şu abinin yüzüne de iyice bak(X-Ray’in başında oturan abiyi işaret etmekte) yarın öbürgün yanına gelirse dişini falan çekmeyesin. Muhoho muhoho tamam abi.

Bagaj işlemlerine yönelinir gerisingeri. Güvenlikçiye bi soru sorulur, nereye uçuyosun der Elazığ’a denir akabinde; Abi beni güvenlikten göderdiler de sıra beklemesen de olur dedil…  Yaa bekle sırada, olmaz öyle zaten çok var senin uçağa. Peki aabi. Gişeye gelinir, memur amca oldukça matrak, nereye gidiyosun yegen, Elazığ’a . . .(bavulun 13.68kg olduğu da burada öğrnilir). Bu arada erken geldiğimiz için dua ederiz, her işte bi hayır vardır Birkan yiuurum deriz. Sonra Gatelere yönelip sıra beklemeden yandan geçmeye kalkınca bi alarm öter, c-ray’deki eleman döner, beni hatırlamaz(yuh) öyle saçmalık olmayacağından tekrar sıraya girmem gerektiğinden bahseden bi cümle kurar. Her zaman sıra beklemek gerektiğini anlarız, sonunda koltuğumuza oturur, uçağa yakıt ikmalini izleriz, bavullarımızı nazik yerleştiriyolar mı diye gözlerimizi ayırmayız zaten kitabımız bavulda kaldığından başka aktivite yoktur. Yanımdaki amca Elazığ’ın baraj sayesinde süepr bi iklimi olduğundan, rakımı biraz daha düşük olsa Antalya’yla farkı olmadığından bahseder, onunla diyaloğa giren abimiz de sokakta çok tinerci çocuk var der. Yine Antalya’lı abimiz düzelir yaa der ve ekler, şimdi aileler pek sahip çıkmıyo çocuklarına ilerde çıkarlar düzelir?

Uçağa bineriz, kalkarız ineriz. Yolculuğun yarısından fazlasını Kömürhan köprüsünü bile geçtikten sonra dağın çevresinde turlayıp yön değiştirerek inmeye harcarız. Bavulları beklerken onca bavul arasından en sondan bi önce benimki çıktığından hem dışardaki babamı hem içerdeki beni mağduır eder. Arabaya atladık sonunda.

Geçen sefer de yaptığımız için gelenek sayıyorum artık, babamla markete gittik, ben de abur cubur ve maden suyu aldım duygusal anlardan faydalanıp(pizza krakeri unuttum :( ) Akabinde eve varınca babam yine arabayı verdi, özledin mi araba sürmeyiii geç bi bakalım unutmuş musun? Sonra süreriz baba yaa (kafadan 600km’dir çişimi tutmaktayım) Oğlum sür şimdi iştee.(Kadere boyun eğlir, direksiyona geçilir, harika bi performans verilir, araba park edilir eve gelinir, annemin gözleri yaşarırken Anne duygusal an yaşatma YAAA diye bağırılır annem toparlanır hep böyle çıkışınca) Hacet giderilir, el yıkanır, Sühayla konuşulur el yıkanır, yemek yenir, el yıkanır, çay içilirken amcamlar gelir, amcamlar gider, bilgisayar açılır, bu yazı da yazılır ve biter (Bu sefer amma geniş zaman kullandım baştan sona, bi el atayım çok sıkıcı gelcek yoksa) (2: Of bana ne uğraşamam)

Bi önceki yazıya uzun mu demiştim ?

« Eski Yazılar
  • Giriş
  • Standart XHTML
  • XFN
  • WordPress
  • Yakuter